FilmYorum – Guardians (2017)

Bu yazıda Rusya’nın süper kahraman filmlerine katkısı olan “Guardians” filmini spoilersız olarak yorumlamaya çalışacağız. Yalnız şuna dikkat edilmelidir ki, farklı bünyelerin spoiler hassasiyeti farklı olup yazının bu risk bilinerek okunması İsviçreli bilim adamlarınca tavsiye edilmektedir. İyi okumalar.

Künye

Yönetmen: Sarik Andreasyan
Oyuncular: Anton Pampushnyy, Mila Maksimova, Sanzhar Madiev, Sebastien Sisak, Vyacheslav Razbegaev, Valeriya Shkirando,
Tür: Fantastik, Aksiyon, Bilim Kurgu
Ülke: Rusya, Yayın Tarihi: 23 Şubat 2017, Süre: 1 saat 40 dk

Giriş

Bu tip yazılardaki standart giriş için (işte Amerika’nın süper kahraman tekelinden kurtulması, farklı ülkelerdeki süper kahramanlar falan) bknz; Rendel yazısının girişi. Oradan farklı olarak burada olaya dahil olan ülkenin Rusya olması ve oradaki gibi Batman/Punisher değil de GotG, Avengers gibi takım bazlı filmlerin baz alınıyor olması. Şimdi bu yazıya özel girişle devam edelim.

“Guilty Pleasure” yurtdışında fazlasıyla bilinen bir kavram. Temelde iyi olmadığını bildiğiniz bir şeyi sevmek şeklinde özetleyebiliriz, en basit örneği de başarısız filmlere duyulan sevgi ve izleme isteği diyebiliriz. Bizde bu konsept çok tutmuyor, çünkü biz bir şeyi mezara kadar severiz, onunla ilgili olumsuz bir şey söyleyenlere kafa kol gireriz falan. Oysa ki, sevmek subjektif kalite ise (bir noktaya kadar) objektif kavramlardır. Niye böyle bir giriş yaptım? Çünkü yazı boyunca sürekli bu filmin olumsuz yanlarından bahsedicem ama esasen bu filmi çok sevdim. Eğer teknik bir inceleme yapmak isterseniz ölümüne gömebilirsiniz, bazı siteler, Youtuber’lar gibi ego kasmak isterseniz “abi çöp bu ya, böyle bir saçmalık olmaz” falan gibi girişebilirsiniz. Yine de ben çok eğlendiğim için, neden eğlendiğime, neden bu filmin bir “Guilty Pleasure” olabileceğine dair fikirlerimi de paylaşıyor olacağım. Buyurun efendim;

Hikaye

40’lı Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği, gücüne güç katmak için insanlar üzerinde genetik deneyler yapmıştır. Bu deneylerde bir kaç insan özel güçler kazanmıştır. Bu projeye de “Patriot” denmiştir. Bunun yanında bir de “Module-1” adında bir proje daha vardır. O da böyle teknolojik aletleri kontrol etmeyle falan ilgilidir. O proje maalesef yürümemiş ve kapatılmıştır. Projenin başındaki profesör August Kuratov olayı kişisel alıp kendine gizli bir laboratuvar kurup deneylere burada devam eder. Bunu öğrenen Sovyet hükümeti orayı basmak istersem laboratuvar patlar. Tesadüfen bu patlama Kuratov’a makineleri kontrol etme ve elektrik saçma gücü verir. Sovyetlere gıcık olmuş olan Kuratov klişe olarak ülkeyi (galiba birazcık da dünyayı) ele geçirmek ister. Haliyle onun karşısında durmak için eski Patriot projesi mağdurları toplanmalı ve “Guardians” adlı topluluğu oluşturup kendisine dalmalıdır.

Artılar/Eksiler

Hemen olumsuz özellikleri hızlıca sıralayayım. Birincisi filmin görsel kalitesi 90’ların teknolojisiyle yapılmış gibi. Bugün artık süper kahraman filmlerinin geldiği noktanın çok gerisinde filmimiz. Haklarını yemeyeyim bir kaç yerde son derece estetik görseller var ama genele baktığımızda bir sinema filminden çok bilgisayar oyunu ara videolarını (ki onların da belli bir noktaya geldiği düşünülürse..) hatırlatıyor. Hem çevre falan hem de karakterlerin üzerindeki (ayı karakterimiz başta olmak üzere) CGI kesinlikle amatör duruyor. Efektlerin falan dışında makyajla da tam istedikleri verimi alamamışlar. Özellikle kötü adamımız bir film karakterinden çok tiyatro oyununda yer alacakmış (aklımdaki oyun Notre Dame’in kamburu) gibi görünüyor.

Senaryomuz da görsellik gibi aşırı 90’lar kokuyor. Yine klasik bir kötü adam dünyaya karşı, yine klasik “ekip toplansın” modu, yine klasik dünyayı kurtarmalıyız havası. Olayın Rusya bazlı geçiyor olması dışında herhangi bir orjinallik peşinde koşmamışlar. Karakterlerimizin arka planlarına kadar hepsi tanıdık bildik. Ekibin babacanından gizemli ninjamıza kadar hepsi başka filmlerde pek çok varyasyonunu gördüğümüz şeyler. Olayların gidişatları, karakter gelişimleri bile tam beklediğiniz şekillerde. Bazı anlarda “Acaba senaryo farklı bir yola sapacak mı?” ya da “Finalde çok acayip farklılık olacak mı?” diye düşündürse de hiç biri olmuyor ve tam tahmin edeceğiniz gibi sona eriyor. Hatta after credits sahnesinden son yazılar akarken kullanılan cool rap şarkısına kadar bu tarz bir filmden ne bekliyorsanız aynen yapılmış durumda.

Bunun yanında senaryoda çok fazla senaryo boşluğu, “tesadüf” ve mantık hatası var. Bir de bazı olaylar ve karakter detayları fazla hızlı gelişiyor. Bu durumlar çok basit açıklanıyor ve bazen de ana akışla alakasız olabiliyor. Yani aslında karakterlerin detaylı backgroundları var ama bunun üzerine çok durulamamış (bütçeyi ayıya ayırdık gibi mesela) gibi bir hissiyat yaratıyor. Olaylardaki gelişim hızı da zaman zaman sizi rahatsız ediyor. Yıllardır saklanan Guardians iki dakikada bulunup toplanıyor mesela. Bu tip olaylar hikayenin akışına zarar verebiliyor.

Peki neden sevdim Guardians’ı? Çok geçerli bir sebebim yok aslında ama sanırım düşük beklentilerimle ve o içimdeki 90’lar ruhuyla alakalı. Önce şunu söyleyeyim, filmin başı (açılış sekansını geçtikten sonraki kısımdan bahsediyorum) bana aşırı şekilde video oyunlarını (işte lisan Rusça olunca ilk aklıma gelen Red Alert oldu mesela) hatırlattı ve bir anda filme karşı bir sempatiyle doldum. O sebeple filmi izlerken ne efektler beni çok rahatsız etti, ne de senaryonun klişeliği, çünkü bilgisayar olaylarında olay zaten bu şekildedir. Yine filmi izlerken 80’ler, 90’lar filmi izler gibi, o havayı hissederek izledim. O dönemi bilenler filmin eski dönem aksiyon filmlerinden alınmış gibi duran sahnelerini, o dönemin dövüş filmlerindeki kareografileri yakalamışlardır hemen. Bunlardı esas hoşuma giden.

Guardians’ı ciddi bir film olarak değil de fan yapımı bir iş gibi gördüm ve sevmemdeki en önemli unsur da bu oldu. Hani bu tarz filmleri çok seven biri “Ben de yapabilirim” demiş ve kendince bir senaryo yazmış, kadro kurmuş, yönetmiş gibi. Eğer bu zihniyetle bakarsanız film son derece eğlenceli oluyor. Eminim yapanlar o şekilde düşünmüyordur ama ben filmi kendini ciddiye almamış gibi düşünerek izledim ve eğlendim. Hem aksiyonda hem konuda yer yer uçuk fikirleri olsa da bunu filme çok güzel yedirmişler ve mantığıyla çok fazla uğraşmamışlar. Bu noktada filmin çok fazla one liner, saçma, aşırı sulu espriyle dolu olmaması da ilginç bir şekilde artı oldu benim için. Böylelikle “Amaan ne gereksiz” tepkisi vermedim, filmi oturup keyifli keyifli izledim. Bunun yanında filmin Rus olmasının da avantajını yaşadığımı söyleyebilirim. Hem mekanlar, hem oyuncular, hem de lisan bana uzak olunca da klişe bir iş yapsalar bile bana farklı ve taze geldi.

Karakterler de klişe olsa da çok kolay adapte olunabilir ve aslında kendi çaplarında eğlenceliler. Özellikle ninja dostumuz Khan’ın getirdiği “cool”luk hoşuma gitti. Babacan abimiz tam babacan, ablamız da beklendiği gibi gayet güzel. Ama esas zirve noktası tam bir Rus stereotype olarak ayıya dönüşen abimiz oldu. Tam çerezlik bir kahraman takımı olmuş. Hepsinin Sovet Birliği altında olsa da farklı kültürlerden olması da (Khan (Hızlı ninjamız) Kazakistan’dan, Ler (Taşı toprağı kontrol eden) Ermenistan’dan, Ursus (Ayı adamımız) Sibirya’dan ve Xenia (Görünmez ablamız) Moskova’dan) ayrı bir çeşitlilik katmış. Ekibimizin Hollywood kasıntılığında olmaması, tanımadığım kişilerden oluşuyor olması da hoşuma gitti. Bir notu da ekibi toplayan hanımefendiye açalım. Onun da ekran karizması muhteşem olmuş.

Filmin hoşuma giden bir diğer noktası da aksiyon sahneleri oldu. Çok büyük yenilik getirmiyor olsalar bile en azından “Rendel” gibi çok amatör durmuyorlar. Hatta bir iki klasik çekim numarasıyla etkileyici sahneler bile yakalamışlar. Efektlerin eskiliğini görmezden gelebilirseniz en azından bu kısımlar hoşunuza gidebilir. Mesela Khan’ın makyaj artı efekt görselliği fena olmamış aslında düşününce. Senaryonun klişe olmasına rağmen son derece akıcı olması da hoştu. Yani bir iki sahnede konuyu vermek için en basit yol olan diyalog yöntemini (birinin olayı bir başkasına anlatırken bizim öğreniyor oluşumuz) kullansalar da, kalan kısımlar son derece organik bir şekilde ilerliyor. Hiç bir kısmı sıkmıyor yani. Size zorla bir şeyler kabullendirmeye çalışan filmler gibi değil yani. Kendi kendine bir gerçeklik kuruyor, onu kabul edip devam ediyor. Hızlı geçtiği için de mantık hataları sizi fazla rahatsız etmiyor.

Sonuç

Bu filmi beğenmeyebilirsiniz, yerden yere vurabilirsiniz. Kesinlikle size hak veririm. Guilty Pleasure’ın olayı da budur zaten. Filmin iyi olmadığını bilirsiniz ama yine de seversiniz. İşte Guardians benim için böyle bir film oldu. Bir filmin yapması gereken en önemli şeyi, beni eğlendirmeyi başardı. Sinemada izlemenize gerek yok, full ücret verip DVD/Bluray falan da almazsınız ama televizyonda karşınıza çıktığında oturup keyfine vara vara izlerseniz ya da bir kitapçıda çok çok ucuza denk gelirseniz bir şans verip alabilirsiniz. Aynı “the Faculty” ya da “Independence Day” (birincisi yalnız, yanlış olmasın) gibi benim Guilty Pleasure filmlerim arasında yer aldı. Bir başka yazıda görüşene dek esen kalın.

PS: Yazıyı tamamladıktan sonra şöyle bir internete bakayım dedim benim gibi düşünenler var mı diye? Bir baktım ki, film çıktığı dönem eleştirmenlerden dayak yemiş, gişede patlamış, yapımcı stüdyosunun batmasına sebep olmuş, destek olanlar paralarını geri istemişler falan. O kadar da kötü değil be. Sonuçta başlangıç filmi, devam filminde kendilerini geliştirebilecek alanları da vardı aslında. Neyse, devamı olmayacak olmasına üzüldüm. Filmi izleyenler varsa kendi fikirlerini yorumlara yazarlarsa çok sevinirim. Byeeee.

Spread the love